Son zamanlarda sosyal medyada dolaşırken, beni içten içe huzursuz eden bir şeyle sık sık karşılaşıyorum. Başta adını koyamıyordum fakat sonra fark ettim: Yapay zekâyla hazırlanmış videolar bunlar.
Bir videoda, koca bir televizyon küçük bir bebeğin üzerine devrilecek gibi oluyor; son anda bir köpek mucizevi bir refleksle atlayıp çocuğu kurtarıyor. Bir başka videoda, neredeyse masal büyüklüğünde bir yılan bir kadının bacağını sarıyor, ısırıyor. Kadın debeleniyor, bağırıyor, kamera titriyor… Sonra video bir anda bitiyor. Kadın kurtuldu mu, yaralandı mı, öldü mü, bilmiyoruz. Zaten bilmemiz de gerekmiyor gibi. Çünkü amaç anlatmak değil, kandırmak.
Evet, teknoloji inanılmaz bir hızla ilerliyor. Yapay zekâ, hayal gücümüzü bile geride bırakacak kadar gerçekçi sahneler üretebiliyor. Teknik olarak bu etkileyici ama mesele teknoloji değil. Mesele, bu görüntülerin bizde bıraktığı tortu. Eskiden bir hikâye anlatılırdı. Bir olayın başı, ortası, sonu olurdu. Şimdi sadece “an” var. Şok anı. Tehlike anı. Belirsizlik anı. Devamı yok. Çünkü devamı empati gerektirir. Empati ise zaman ister. Zaman da algoritmaların sevmediği bir şeydir.
Bu videoları izlerken asıl rahatsız eden şey, gerçek mi değil mi sorusu bile değil. Asıl rahatsızlık, gerçek olsaydı bile artık fark etmeyecek olmamız ihtimali. Bir insanın, bir hayvanın, bir çocuğun başına gelen şey; bizim için sadece bir “içerik” haline gelmiş durumda. Parmağımızın bir yukarı kayışı kadar kısa bir ömürleri var.
Telefonu kapatıp sosyal medyadan çıktığımda, aklıma tuhaf bir düşünce geldi. Teknolojinin, özellikle videonun bu kadar yaygın olmadığı zamanları düşündüm. O dönemleri hatırlayınca şunu fark ettim: Cinler artık düğün yapmıyor.
Garip geliyor ama düşünün. Yaklaşık son 25–30 yıldır, kimse cin düğününe denk gelmiyor. Kimse “gece yoldan geçerken davul sesi duydum” demiyor. Cinlerle ilgili hikâyeler ya eskiye ait ya da anlatanın bile yarım ağızla anlattığı şeyler. Çünkü artık herkes kanıt istiyor. Görüntü istiyor. Kayıt istiyor. Açıklama istiyor. Şimdi yapay zekayla cin düğünleri bile yapılabilir hâle geldi. İnsanın inanası da geliyor anlık bile olsa…
Eskiden hikâye yeterliydi. Birinin yaşadığını iddia etmesi, dinleyen için yeterliydi. Çünkü mesele ispat değil, aktarımdaydı. İnanmak bir tercihti, zorunluluk değil. Şimdi ise her şey gerçek veya yapay zeka fark etmeksizin belgeye bağlandı. Görmediğimiz şeye şüpheyle bakıyoruz, gördüğümüz şeye ise fazla hızlı inanıyoruz. Bu birçok açıdan tehlike oluşturuyor.
Tuhaf bi’ çelişki.
Bir de şöyle bir mesele var ki; yapay zekayla üretilmiş sahnelerin gerçek olmadığını biliyoruz fakat gerçek olabilecek şeylere karşı da aynı duyarsızlığı gösteriyoruz. Duygularımız da dijitalleşti.
Teknoloji ilerliyor, evet ama her ilerleme bizi ileri götürmüyor. Bazıları sadece hızlandırıyor. Hızlanan her şey ise yüzeyselleşiyor. Hikâyeler kısalıyor, duygular sığlaşıyor, acılar klip haline geliyor.
Belki de ara sıra telefonu kapatıp şunu sormak gerekiyor:
Gerçekten neye inanmak istiyoruz?
Ve neyi kaybettiğimizin farkında mıyız?
Çünkü bazı şeyler, kayda girmediğinde değil; hissedilmediğinde yok olur.


Bir yanıt yazın