Bu soruyu yaşadığımı hissettiğimde kendime sorar sonrasında da unuturdum. Bu kez kafamın içindekileri kendi hâlinde, kâr amacı gütmeden, hiçbir şeyi kovalamadan yazmaya karar verdiğim bu dünyaya yani sizlere nasıl, ne zaman yaşadığımı hissettiğimi anlatmak istediğim için not aldım.
Bugünkü konumuz nefes almaktan çok daha fazlası: yaşamak. Coğrafyamıza ne kadar cimri bir kavram değil mi? Bu konuyu birçok kategoride ele alabiliriz tabii ki. Siyasi, ekonomik, kültürel vs vs. bir ton size toplumsal ve herkesin hemen hemen aynı düşündüğü şeylerden bahsedebilirdim ama bunu yapmayacağım. Ben size, ne zaman yaşıyor hissettiğimi anlatacağım.
Not: Eğer sıralama yaparken unutacağım bir anım olursa şimdiden o anımdan özür dilerim.
1- Deniz & Kum & Börtü and Böcek
Bir sürü şehirde yaşamanın vermiş olduğu fırsatlardan yararlandığım için doğanın kıymetini bildiğim kanaatindeyim. Arabayı geçin, üzerinden uçak bile geçmeyen yerlerde yaşadığım da oldu metropolde yaşadığım da. Yeri geldi metropolün içerisinde ıssız yerler buldum. Şehrin içine girdiğimde yaşamaktan ziyade yalnızca nefes alıp verdiğimi hissediyorum. Bir insanın dahi olmadığı denize kıyısı olan mekanlarda gerçekten yaşıyorum. Şehrin kalabalığındaki var olma yarışını kazanmak gibi bir derdim olmadığından; direkt var olduğumdan kaynaklı bir tatmin duygusuyla birlikte ruhum da dinleniyor.
2- Bir Çocuk Sevindirdim
Bu bana kalırsa büyüdükçe anlam kazanan bir şey. Çocukken herhangi birini sevindirmekle büyüdükten sonra bir çocuğu sevindirmek arasında dağlar kızı Reyhan kadar farklar var.
Bir çocuk, ortalama bir yetişkinin nasıl düşündüğünü, nelere heves ettiğini pek bilemez ama ortalama bir yetişkin, o yolları çoktan geçtiği için çocuğun bir yere ne hevesle baktığını, neler düşündüğünü az çok bilir.
Çocuk sevindirmek yaşadığımı hissettiriyor çünkü bir çocuğun hayalini gerçekleştirmek, onun kahramanı olmak, yıllar geçse de hâlâ daha gözlerinin içi parlayarak anlattığı anısının baş rolü olmak paha biçilemez bir his. Bana hiç anlatmasa da olur. Ben bilirim ki, bir gün konusu açıldığında başkalarına anlatacak veya anlatmasa bile o sevindirdiğim çocuk 70 yaşında dahi onu unutmayacak. İşte bu bence yaşamak.
3- Temas Bağımsızlığımın Değeri
Herkese temas etmeyi sevmiyorum. Her şeye değil bakın, herkese. Yoldaki herhangi bir bitkiyi, bir hayvanı, bir taşı toprağı artık aklınıza ne geliyorsa onları elleyebilirim, onlara temas edebilirim fakat herhangi bir insana dokunmak… Bu benim için nefret doruğundaydı ilk zamanlar, yaş aldıkça “ben temas sevmiyorum.” deme olgunluğuna eriştim ve gereksiz el kol hareketlerinden kurtulmuş oldum.
Not: Bu teması iğrenç bulmamın yegane sebebinin ben küçükken şapppır şuppur öpen amcalar teyzeler olduğunu düşünüyorum. Sınır bilmeyen insanlığın yaşlı kontenjanını dolduranlar… Tükettiniz bizi.
Temasla aram bu kadar dişe diş kana kan iken yaşadığımı nasıl hissettiriyor diye sorabilirsiniz. Bu iki şekilde vuku buluyor:
- Çok sevdiğim insanlara sarıldığımda
- Gereksiz temaslarda bulunan insanlara karşı duyduğum öfkenin maksimize olmasında
Evet. Bir insan için temasın ne anlama geldiğini bilmiyorum fakat benim için oldukça değerli bir şey.
4- Bir Elin Nesi Var İki El Müthiş Bi’şiy!
Birine yardım edebildiğimde yaşadığımı hissediyorum. Hele ki karşımdaki kişinin yardım edilmesi zor bir konusu olsa dahi elimden ona yardım etmek geliyorsa değmeyin keyfime. Çünkü onu yalnızlık yanılgısından kurtardım, anladın mı? Kimse yalnız değildir sadece biraz tek başımıza kalabiliyoruz. Yalnızlığın tapusu kimdedir bilmem ama insanda olmadığını biliyorum. Biraz da öyle umut ediyorum.
5- Ölümden Dönme Durumları
Bazen gerçekten öleceğimizi düşünene kadar yaşadığımızı anlamıyoruz. Bunu şöyle düşünebilirsiniz; grip olduğunuzda eski sağlıklı günlerinizi özlemek/değerini bilmek. Ben mesela başım ağrıdığında da yaşadığımı hissediyorum ama bu kez yanlış yaşadığımı. Çünkü bi’ şeyi önemsemeyip yanlış yapmışım ki bedenim alarm veriyor. Rahmetli büyükannem (evet büyükannem, İngiliz kraliyet ailesinden gelmedim ama büyükannem işte.) hep derdi ki, sağlıklı organ yerini belli etmez. Müthiş bir söz. Müthiş bir değerlendirme. Beynim ağrımadığı sürece kafamın içinde bi’ beynim olduğunu ve kıvrımları falan olduğunu bilemiyordum. Ağrıdığında ise sırf tuvalete sık gitmemek için kıstığım suyun ne kadar stratejik bir hata olduğunu görüyorum.
Başka bir örnek vereceksem mesela, yaraların iyileşme serüveni de diyebilirim. Elimde-kolumda, ayağımda-bacağımda herhangi bir yara oluşursa oturup günlerce izleyip gözlemlemeyi çok seviyorum. Orada minik minik benim parçalarımın kendini benden bağımsız onardığını düşünmek ve bunun üzerine bilim-kurgusal senaryolar yazmak bana kısa vadede yaşadığımı hissettiriyor.
Bir de şey farkındalığı da çok ürkütücü ama güzel, “ULAN AZ DAHA ÖLÜYORMUŞUM!” e ama ölmedik? Ama ölebilirdik de. Olum müthiş bi’ şey lan. Efsanevi düzeyde korku salınımı gerçekleştiren de bir şey bu arada. Fazla düşünürsen kafayı yersin, iyi tarafından bakıp yola devam etmek lazım.
Daha nice anlarım vardır da hak verirsiniz ki saniyede sekiz yüz trilyar düşünce geçiren beynim bu kadarını bile not alabilmişse ne mutlu. Siz de düşünsenize, ne zaman yaşadığınızı hissediyorsunuz? Umarım hissediyorsunuzdur yaa, hissetmeyebilirsiniz de günümüz şartlarında çok olası bir durum gibi geldi şu an. Neyse, hadi düşünün. Görüşürüz.


Bir yanıt yazın