Unutmanın Bedeli: Kayıp Anılar Dükkanı 1. Bölüm

Unutmanın Bedeli: Kayıp Anılar Dükkanı 1. Bölüm

Şehir gri ve anlamsız bir toz bulutuyla kaplıydı. Ne zamandır bu hâlde olduğunu kimsenin hatırlamayacağı kadar uzun bir süredir böyleydi. Gökyüzü, sanki yıllar önce birileri tarafından silinmiş ve yerine aynı renk tekrar tekrar sürülmüş gibiydi. Gündüzle akşam arasındaki fark, sadece ışığın tonundan ibaretti.

Ülkedeki keyif alan insanların sayısı giderek azalmıştı. Önce küçük bir huzursuzluk olarak başladı bu durum. İnsanlar daha az gülmeye, daha az konuşmaya, daha az hatırlamaya başladı. Sonra bu hâl, ölçülebilir bir veriye dönüştü. Raporlara girdi. Grafiklere yansıdı. Siyasetçiler bunu “toplumsal ağırlık” olarak adlandırdı ve her sorun gibi bu da yönetilmesi gereken bir şeydi.

Başlangıçta çözüm basit görünüyordu: İnsanların yükünü azaltmak. Daha az düşünmeleri, daha az geçmişi taşımaları, daha az hissetmeleri sağlanacaktı. İlk uygulamalar gönüllülük esasına dayandı. “Hafifleme Merkezleri” kuruldu. İnsanlar, istemedikleri anıları bırakabilecekleri yerlere davet edildi.

İlgi beklenenden fazlaydı. Çünkü insan, sandığından daha fazla şey taşırdı. Bir tartışma anı, bir bakış, bir cümle, bir ihtimal… En çok da gerçekleşmeyenler yoruyordu.

İlk gelenler temkinliydi. Küçük şeylerle başladılar. Bir utanç anı ya da bir pişmanlık kırıntısı. Sonra daha büyük parçalar geldi. Aşklar, kayıplar, terk edilişler. İnsanlar hafifledikçe sistem büyüdü. Sistem büyüdükçe, hafiflik norm hâline geldi.

Bir süre sonra hatırlamak, eski bir alışkanlık gibi görülmeye başlandı.

Şehir değişti. İnsanlar daha düzenliydi. Daha sakindi ve yüzeydeydi. Kimse neden kırıldığını hatırlamıyordu. Bu yüzden kimse tam olarak iyileşemiyordu da fakat iyileşemediğini fark edecek bir referansı da yoktu. Bu bir denge sayıldı.

Ama her sistem, görünmeyen bir karşılık üretir.

Şehrin merkezinde kurulan resmi merkezlerin dışında, kayıt dışı bir akış başladı. İnsanlar bazı şeyleri bırakmak için değil, doğru yere bırakmak için aramaya koyuldu. Çünkü her anı aynı değildi. Bazıları silinmek istemezdi, sadece yer değiştirmek isterdi. Bu arayış, onları şehrin arka sokaklarına götürdü.

Orada ise bir dükkân vardı.

İlk bakışta bir dükkân olduğunu anlamak zordu. Kapısı vardı ama davetkâr değildi. Camı vardı; içeriyi göstermiyordu. Sanki varlığıyla yokluğu arasında arafta kalmış bir yerdi. Önünden geçen çoğu insan fark etmezdi ancak fark edenler ise genelde zaten arayanlardı.

İçeri girildiğinde ışık kendini saklıyordu. Sadece bazı noktalar aydınlıktı. Rafların köşeleri, masanın üstü, yerde duran birkaç kutunun çevresi… geri kalan her şey, üzerine gölgeyi örtünmüştü. Işığın dahi görevini yapmayı unutabildiği bir dükkândı.

Raflar tavana kadar uzanıyor, üzerlerinde düzensiz gibi görünen ama aslında kendine ait bir mantığı olan kutular, şişeler, küçük nesneler vardı. Hiçbirinin üzerinde etiket yoktu. Çünkü isimler burada işe yaramazdı. Ne saklandığı yalnızca dükkân sahibi tarafından bilinirdi ama neye ait olduğu çoğu zaman bilinmezdi.

Dükkânın ortasında bir masa ve masanın arkasında bir adam.

Adamın yüzü akılda kalmazdı. Onu tarif etmeye çalışan biri, birkaç saniye sonra cümlesini yarım bırakır, aklı bulanırdı. Gözleri vardı ama rengi hatırlanmazdı. Saçları vardı ama nasıl olduğu söylenemezdi. Sanki zihnin tutmak istemediği bir ayrıntıydı.

Bu bir eksiklik değildi. Bu, geride kalan son şeydi. Çünkü adam bir zamanlar her şeyi hatırlayan biriyken şimdi hiçbir şeyi hatırlamıyor ve etraftaki kimseye bir şey anımsatmıyordu.

Hafifleme Merkezleri ilk kurulduğunda, sistem kusursuz görünüyordu. Anılar seçiliyor, ayrıştırılıyor, belirli protokollerle siliniyordu. Her şey kontrollü ve ölçülebilirdi. İnsanlar neyi bırakıp neyi koruyacaklarını, sınırlar dahilinde belirleyebiliyordu.

Ama her sistem, ilk hatasını üretir. O adam, o hataydı.

Hafifleme Merkezi’nin ilk deneklerden biriydi. Başta diğerlerinden farkı yoktu. Sadece biraz daha fazla şey bırakmak istemişti. Daha fazla hafifleme, daha az hissetmekti isteği. Belki de tamamen boşalmak.

Sistem bunu kaldıracak şekilde tasarlanmamıştı. Bir noktada işlem durmadı.

Silinmesi gereken anılar silindi. Sonra diğerleri de silindi. Sonra silinecek bir şey kalmayana kadar devam etti ama süreç bitmedi.

Çünkü ilk kez, sistem kendine bir hedef bulmuştu. Adamın hafızası boşaldığında, geriye bir boşluk kaldı. Boşluklar da doğası gereği her zaman dolmak isterdi. O gün adamın hayatında geçmişine ait hiçbir şey kalmamıştı. Adı, kim olduğu, ne yaptığı, iyilikleri ve kötülükleri, ailesi… Kısacası bir insan için hangi yapı taşları varsa hepsini bir bir kaybetmişti. Adam artık hatırlamıyordu. Bir süre geçtikten sonra yalnızca hatırlamadığını değil, deneyden sonra istediği her şeyi bilinçli olarak unutabildiğini de fark etti. Bilim insanları tarafından bu fark edilmedi. Sistem onu “başarısız denek” olarak kayıtlardan çıkardı ancak adamın içinde kalan şey, başarısızlık değildi.

Bu, kontrol edilemeyen bir yetenekti. Başlangıçta bunun bir yetenek olduğu bile anlaşılmamıştı.

Adam, merkezden çıktığında hafif değildi. Hafiflik, bir şeylerin eksilmesiyle gelen ferahlık hissiydi ama onda böyle bir şey yoktu. Daha çok yönsüzlük; ne kaybettiğini bilmeyen bir boşluk vardı.

Sokakta bile yeniden öğrenir gibi yürüyordu. İnsanların yüzlerine bakıyor ama hiçbirine tutunamıyordu. Her şeyi ilk kez görüyor gibiydi ama hiçbir şey, zihninde anlam kazanmıyordu. Bir ağacın yanından geçtiğinde, onun bir ağaç olduğunu biliyordu belki ama neden önemli olduğunu bilmiyordu.

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir