Tam 6 yıl öncesiydi. Hafifleme Merkezi’ndeki seansını bitirdikten sonra hava alması gerekiyordu çünkü birkaç saat önce ona başarısız denek etiketi yapıştırılmış ve evine gitmesi gerektiği söylenmişti. Çünkü ona ait olan her şeyi istemsizce almışlardı ve nasıl geri vereceklerini bilmedikleri için başlarından savmak istiyorlardı. Verdikleri tek bir bilgi paketi vardı: Denek Sekiz. 45. Sokak Bina NO: 13.
Adam, merkezin çaprazındaki parkın bankında oturdu. Çevredeki insanları izledikçe başına bıçak gibi saplanan bir ağrı girdi ve ardından yalnızca kendisinin duyduğu bir uğultu yükseldi. Acıyla gözlerini yumdu. Durduramadığı seslerin iç sesi olmadığını anlaması birkaç dakikasını aldı; çünkü uğultular, yavaş yavaş hisse dönüşüyor ve birer birer canını yakıyordu. İnsanlar onunla konuşmasa bile, henüz merkeze gidip kurtulmayı tercih etmedikleri anıların ağırlığını hissedebiliyordu.
Bir süre sonra kafayı yediğinden şüphelenmeye başladı. Gözlerini açtı, sweatshirt’inin cebine iki elini de geçirip kalabalığa yeniden baktı. Bu kez insanlar, insan gibi görünmüyordu. Her biri, içinde sakladığı bir yarayla yürüyordu sanki.
Kırklı yaşlarındaki şu beyefendi, iki yıl önce çocuğunu kaybetmişti. Salıncağın dibinde kızının üzerini düzelten anne, kocasının onu aldattığını yakalamış ama bunu kızına belli etmemek için yüzünü bir an bile düşürmemişti.
Adam, herkesin canını yakan anıların kendi zihninde sahne sahne canlandığını fark ettikçe titremeye başladı. Bu anılar ona ait değildi ama hissi yabancı da değildi. Sanki bir başkasının hayatını izlemiyor, o anın içine düşüyordu.
Ne yapacağını bilemez hâldeyken, yanına yaşlı bir teyze oturdu. Elinde kemirdiği bir simit vardı.
“Merkez herkesi nasıl da basitleştirdi, değil mi evladım?” dedi. Kısa bir duraksamadan sonra devam etti. “Sen de gittin mi? Aslında ben de gitmek istiyorum. Kanser olduğumu öğrendikten sonra belki benim için daha iyi bir son olabilir, ne dersin?”
Adam titremesini bastırmaya çalıştı. Uzun zamandır biriyle konuşmamış olmanın verdiği tuhaf bir heyecanla başını çevirdiği anda, ensesine yıldırım düşmüş gibi bir acı saplandı. Kadının anısı zihnine doldu.
İki gün önceydi. Hastane odası. Soğuk bir masa. Duygusuz bir doktor.
Kadın, ömrünün geri kalanının ne kadar kısa olabileceğini ilk kez o gün öğrenmişti. Doktorun ses tonu öylesine düzdü ki, adam bir an için onun yerine öfkelenmiş, odayı terk eden o doktora bağırmak istemişti.
Adam istemsizce kadının simit tuttuğu elini sımsıkı kavradı.
“Çok üzgünüm teyzeciğim,” dedi.
Kadın, bu tepkiye anlam veremedi. Gözlerinin içi öyle canlıydı ki, bu kasvetli şehrin üzerine tek başına ışık düşürebilirdi.
“Ne oldu evladım, ne için üzgünsün?” diye sordu.
Adam ne diyeceğini bilemeden konuşmaya başladı.
“Hastalığınız için… Umarım iyileşmenizi sağlayacak bir tedavi bulunur.” Kadın kaşlarını hafifçe çattı. Söylenenleri tartar gibi baktı. “Evladım,” dedi yumuşak bir sesle, “bunun için üzülür mü insan? Herkesin grip olduğu havalar bunlar. Uzun süredir güneş de görmedik. Benim gibi yaşlılar iyi bile dayanıyor.” Şirin bir gülümseme bıraktı yüzünde.
Adam anlayamadı. Kadıncağız az önce kanser olduğunu söylemişti; şimdi ise gripten bahsediyordu. Cümleler yer değiştirmiş gibiydi ya da hatırlaması gereken bir şey, olması gereken yerden kaymıştı.
Bir an durdu. Kadına baktı. Kadın hâlâ aynıydı. Sakin, yumuşak ve hafif. Ama biraz önce taşıdığı ve adamın gördüğü o ağırlık, o anı yoktu.
“Siz…” dedi adam, tereddüt ederek “Az önce kanser olduğunuzu söylediniz ya… ben de onun için tedavi bulunur umarım dedim. Yoksa ne gribi?”
Kadının yüzündeki gülümseme yavaşça silindi. Kaşları hafifçe çatıldı. Adamı süzdü. Bu kez bakışlarında merak vardı, ama tanıdık bir merak değil. Daha çok, karşısındakini tartar gibi.
“Evladım,” dedi, sesini bir miktar sertleştirerek, “kafayı mı yedin sen? Kanser falan değilim ben.”
Adamın içinden bir şey çekildi o an. Bir boşluk değil de bir kopuştu.
Az önce gördüğü şey gerçekti. Kadının zihninde yankılanan o cümleler, o hastane odası, o doktor… hepsi oradaydı. Hem de öyle bir şekilde ki, adam hâlâ ensesinde o ağırlığı hissediyordu.
Ama kadın bilmiyordu. Bilmemek bu kadar hızlı olabilir miydi? Hafifleme Merkezi’nde kafasına bağlanan bir düzine kablonun çıktığı anda kendisi nasıl hissetmişse şimdi de kadın o hâldeydi.
Adam istemsizce kadının eline baktı. Biraz önce tuttuğu el. Sıkıca kavradığı, bırakmak istemediği o el.
Sanki bir şey oradan geçmişti veya bir şey oradan alınmıştı.
Kadın elini hafifçe geri çekti. Bu hareket küçük, neredeyse önemsizdi ama adamın içinde bir şey daha yerinden oynadı.
“İyi misin sen?” diye sordu kadın. Bu kez sesinde şefkatten çok temkin vardı.
Adam cevap veremedi. Çünkü ilk kez, kafayı yeme ihtimali ile başka bir ihtimal arasında kaldı: Ya delirmişti ya da az önce bir insanın hayatından bir şeyi silmişti ve hangisinin daha korkutucu olduğuna karar veremiyordu.


Bir yanıt yazın