“Biliyor musun?” diye söze girdi kadın, adamın tuhaflığına aldırış etmemeyi tercih ederek. ”Midemde uzun zamandır bir ağrı var. Şu simidi bile bitirmeme izin vermeyen keskin bir acıyla karışık ağrı. Doktora gitsem iyi olacak gibi görünüyor.”
Yeniden aynı şeyleri yaşayacak mıydı? Yine doktora gidecek, yine kanser olduğunu öğrenecek ve işler onun için yeniden mi başlayacaktı? Yaşlı kadına bu acıyı tekrar yaşatabilecek olmanın hazin suçluluğu şakaklarına vurmuştu adamın. Bunu yapmak istemezdi fakat kısa bir süre düşündükten sonra ikinci kez bunu yaşayacağını yalnız kendisi biliyordu; kadın için ise bu ilk kez olacaktı.
Parktaki bank, bir anda dünyanın en güvensiz yeri haline gelmişti. Yaşlı kadın, elindeki simit susamlarını silkelerken adama sanki bir yabancıya değil de, hiç var olmamış bir gölgeye bakıyormuş gibi bakıyordu. Adamın avuç içleri yanıyordu. Kadının elini tuttuğu o birkaç saniye içinde, sadece bir bilgiyi değil, bir sızıyı da söküp almıştı.
Hızla ayağa kalktı. Özür dilemedi, vedalaşmadı; sadece uzaklaştı. Arkasında bıraktığı kadının artık kanser olmadığını değil, kanser olduğunu bilmediğini bilmek, midesinde ağır bir taş gibi oturdu.
Ellerini ceplerine yerleştirdi ve yangının bitmesini bekledi. Bitmemişti. Elleri bir ateşin içinde adeta pişiyordu. Oynatırken parmaklarına bir şey takıldı, bu bir kağıttı. Hafızasını sildirdikten sonra hatırladığı ilk şey buydu. Ona kendi hakkında birkaç bilgiyi kağıda yazıp vermişlerdi.
Cebindeki o tek bilgi paketini çıkardı: 45. Sokak, Bina No: 13.
Yeri yoktu, kimse onu arayıp sormadığına göre anlaşılan eşi dostu da bulunmuyordu. Tüm bu belirsizliğin ve yokluğun içinde varlığını kanıtlayan kahkahasını attı. Hiçbir şeyimin olmayışını unutmak isteyip Hafifleme Merkezi’ne başvuruda bulunan tek aciz insan olabilirim diye geçirdi kafasından. Gereksiz bulmuştu ve deneylerden biri olmayı kabul ettiği için ilk pişmanlığını yaşıyordu.
Yola koyuldu. Tabelalar, trafik, bir yanda ruhsuz diğer yanda sinir küpü ve suratından mutsuzluk akan insanlar… hepsi onun için birer yabancıydı. Benimseyebildiği hiçbir şeyin olmayışı bir yandan kendisini özgür hissettirirken diğer yandan korkutuyordu.
Yoldaki bir adamı durdurarak kağıtta yazan adrese nereden gidebileceğini sordu. Adama yaptığı açıklamayı aslında kendine yaptığını fark etmeyerek saniyesinde bir bahane buldu.
“Kusura bakmayın, bu adreste bir akrabam bulunuyor fakat uzun zamandır buralarda yoktum, her şey çok değişmiş.”
Adam yaptığı açıklamayı umursamayarak gideceği yolu tarif etmeye koyulmuştu bile. Teşekkür ettikten sonra yürümeye devam etti.
Ne garipti. Belki de bu şehirde yolunu keseceği herhangi biri onu daha öncesinde tanıyan biri olabilirdi. Belki ona adını söyleyebilir ve hayatının geri kalanından ipuçları verebilirdi fakat durdurduğu ilk adamın onu tanımadığı aşikardı. Ellerindeki ağırlığı bir an olsun unutmayarak yürüdü.
Şehir, Hafifleme Merkezleri’nin o steril beyazlığından uzaklaştıkça grileşiyordu. Kenar mahallelere doğru yürüdükçe insanların yüzlerindeki o “yüzeyde kalma” hâli yerini derin bir boşluğa bırakıyordu. Bazıları sokak ortasında durmuş, ellerine bakıyordu. Neyi unuttuklarını hatırlamaya çalışan ama başaramayan, sistemin yarıda bıraktığı “hafif” ruhlar kilometrelerce öteden fark edilecek kadar boş görünüyorlardı.
Binayı bulduğunda güneş, toz bulutunun arkasında belli belirsiz bir leke gibi duruyordu. Burası eski bir mühürleme atölyesiydi. Tabelası düşmüş, pencereleri islenmişti. Diğer cebindeki anahtarla kapıyı açıp içeri girdiğinde burnuna gelen ilk şey toz ve küf değil, binlerce insanın aynı anda nefes alıp vermesi gibi yoğun, tarif edilemez bir statik elektrik kokusuydu.
Eşyalar terk edilmişti ama havası doluydu.
Adam tahta masanın arkasına tenhada kalmış bir sandalyeye geçti, oturdu ve ellerini masanın üzerine koydu. O an anladı: Parktaki o uğultu buraya girdiği anda kesilmişti. Burası dışarıdaki gürültüyü emen bir sünger gibiydi. Ama zihninin içindeki o yaşlı teyze hâlâ oradaydı. Hastane odası, soğuk masa, doktorun düz sesi…
“Bende duramaz,” dedi fısıltıyla. “Bende kalamaz.”
Masasındaki boş bir cam kavanoza baktı. Henüz hiçbir şey bilmiyordu ama içgüdüsü ona ne yapması gerektiğini söylüyordu. Gözlerini kapattı, parktaki o temas anına odaklandı ve o ağır, gri anıyı parmak uçlarına doğru ittiğini hayal etti.
Önce bir titreme, sonra ensesinde o tanıdık şimşek çakması…
Gözlerini açtığında kavanozun içinde hiçbir şey yoktu. En azından fiziksel olarak. Ama odaya bir soğukluk yayılmıştı. Masanın üzerindeki havada asılı duran toz zerreleri, kavanozun çevresinde daha yavaş hareket etmeye başladı.
Adam artık teyzenin hastalığını hatırlamıyordu; sadece orada bir yerde, bir kavanozun içinde, birinin hayatından eksilen bir parçanın muhafaza edildiğini biliyordu.
O gün, dükkânın ilk isimsiz objesi yerini almıştı.
Adam artık Denek Sekiz değildi. O, insanların taşımaya cesaret edemediği ama yok olmasına da gönlünün el vermediği o “ağırlıkları” devralan biriydi. Bir isim aramadı kendine. Çünkü isimler sınır çizerdi. O ise sınırı olmayan bir boşluktu.
Karıştırdığı çekmecelerin birinde sigara paketini ve çakmağı değerlendirdi. Kavanozu karşısına, sigara dumanından da derin bir nefesi içine alarak seyre koyuldu.


Bir yanıt yazın