Yazmayacağım. Yazdığımda çok güzel yazılar çıkıyor, anlatım gücüm pü maşallah oldukça yerinde ama yazmayacağım. Neden biliyor musun? Her yazacağım dediğimde bir şeyler oluyor.
Mesela şu ilk paragrafı yazdığımda tarih 16 Haziran 2026’yı gösteriyormuş. Sonra bırakmış ve başka şeylerle ilgilenmişim. Yanlış anlaşılma olmasın ben istikrarsız bir insan değilim sadece hobilerimin fazlalığından kaynaklı canım amansız bir şekilde başka şeyler yapmak çekebiliyor. Her yazacağım dediğimde ise aslında o sıra kendimi zorlamaya çalışıyormuşum ki zihnim bir şekilde o zorundalıktan kaçmak için başka şeylere yöneliyor. O sırada sırf yazı yazmamak için kalkıp termoslarımı temizlemeye gidebilirim. Çünkü aklıma ilk o geliyor mesela.
Her neyse, bugün ise gerçekten yazmak istiyorum ve tarihin gösterdiği sayılar ne biliyor musunuz? 06.07.2026. Olur öyle şeyler.
Naber? Neler yaptınız? Ben bir sürü şey yaptım yine. Gezdim tozdum, şarkılar yaptım, arkadaşlarımla eğlendim, tatile bile gittim bu süreçte ve her şey dahil konseptli otel tatillerinin sunduğu oburluk günahına bulandım. Havuzdan çıkıp denize, denizden çıkıp havuza girdim. Denizden de genel olarak çıkmadım. Bütün hünerlerimi sergiledim, balıklarla yüzdüm. Çiftleşen balıkları yol boyu takip ettim (Kafamı kaldırdığımda Marmaris’e geçmişim) (Şaka şaka ama epey gitmişim)
Otel yaşantımda ise bir sürü kendimce ibretlik olaylara tanık oldum. İyisiyle kötüsüyle insanlar bir şekilde yaşamaya çalışıyordu ve her birini merceğimin altına aldığımda bazılarının ne kadar şanslı bazılarının ise ne kadar şanssız hayatlar yaşadığına kanaat getirdim. Kimse benim kanaatlerimi umursamamalı tabii ki bunlar benim!
Prim uğruna kendinden vererek çalışan garsonlar, belboylar, temizlik hizmetlileri… Her biri beni kapitalist sistemin kölesi olduğumuzu kafama vura vura dövdü.
Bir yandan da asla memnun edilemeyen yabancı turistlerin odasını basıp dövmek istedim, diğer yandan akşam etkinliklerinde medeniyetin hâlâ daha bu topraklarda inanılabilir bir olgu olduğunu hatırlatan turistleri tebrik ve onlara teşekkür etmek istedim.
Bir akşam havuz kenarındaki şezlonglardan birine yığılmış, canlı müzik eşliğinde overthinklerken meydandaki herkesi incelediğimde çoğunluğun hayatından memnun olmadığının farkına vardım. Bir çift vardı saat bir yönümde, kadın müziğe kıpır kıpır eşlik etmek isterken hafiften kalçasını oynatıyor fakat yanındaki adam (kocası) akşam yemeğinde çıkan balıkların kılçıklarını yutmuşçasına dik bir şekilde duruyordu. Ya hu, be kardeşim! Karınla mis gibi tatile çıkmışsın, belki sorunlarınız var eyvallah ama anın tadını çıkarmaya gayret etsene. Bir haftacık tatil için altı yedi ay taksit ödemeye çalışıyorsun, hiç mi eğlenmeyi hak etmiyorsun kendince? Sal biraz, rahatla.
Saat bir yönümdeki bu kadın ve adama ayrı ayrı üzüldükten sonra saat üç yönümdeki dans eden 50 yaşlarındaki çift canımı yaktı. O kadar mutlu, huzurlu ve tamamlanmış görünüyorlardı ki, onların bu uyumu gözüm ilişir ilişmez hazımsızlık yarattı.
“Ben sanırım o yaşlarıma geldiğimde sevdiceğimle böyle kıvıra kıvıra oynayamayacağım.”
Bu cümlenin çığlık çığlığa beynimin içinde veryansın etmesi saat üç yönümü blokeledi; bakmamı engelledi. Resmen kafamı çevirip doyasıya izleyemedim kıskançlığım yüzünden. Sonra o çiftin videosunu çektim.
Saat dokuz yönümde ise yani şezlongta yatan diğer insanların olduğu noktada; o kadar vizyonsuzluk akıyordu ki onlara da acımış bulundum. Genç genç insanlar; hemen hemen 35-45 yaşlarındadırlar telefon adlı cihazla yeni tanışmışlar gibi kurcalıyorlardı. OĞLUM BİRİNİZ DE ÇIKIP ŞU ANIN TADINI ÇIKARAMIYOR MU?
Uzandığım şezlongtan doğruldum ve ucuna oturdum. İş ciddileşmişti. Kıskanmayacağım kadar mutlu insan avına çıkmıştım. Minik bebeler fıtırı fıtırı oynuyorlardı, çoğu rus bebeği. Gerçi Türklerin de bebişleri o kadar sarı ki anlamıyorum artık kim Rus kim Türk. Olsun, hepsi çok salak ve çok tatlılar.
Biraz daha bakındığımda abla kardeş olduğunu düşündürecek kadar birbirine benzeyen iki kadının mutlu mutlu şarkılara eşlik ettiğini gördüm. Heh, tamam. Bunlar iyi. O ablalar otele verilen paranın hakkını söke söke alan sayılı insanlardandı bana göre.
Biraz zaman geçtikten sonra canlı müzik yerini youtube halay, horon, çiftetelli listesine bıraktı. Arkadaşlarım inlerinden çıkmışçasına oturduğum şezlongumun başında belirdiler; beni aldılar ve oynamaya gittik. Evet, kalçamızı oraya buraya atıp kollarımızı hunharca açarak oynadık. Eğlenceliydi. Damat halayında yanıma kıskanmaktan geberecek olduğum çift geldi. Böylelikle mini sohbet etme ve onlara damat halayını öğretme fırsatı yakaladım. Gerçekten kıskanacak kadar neşeli insanlardı. O gece, Ortadoğu’da kartlar hiç alışılmadık şekilde yeniden dağıtıldı ve o gece, dünyada savaş, açlık, eziyet yoktu.
Türk otellerinde son zamanlarda fark ettiğim bir şey daha var: Gece bitiminde açılan İzmir Marşı’na hunharca eşlik etmek. Akşam yemeğinde masa kavgası veren iki ailenin İzmir Marşı’nı birlikte ağız dolusu söylerken ve “Yaşa MUSTAFA KEMAL PAŞA, YAŞA!” diye inim inim inletirken o gururlu, gülümseyen bakışlarını birbirlerinden sakınmadılar. Ulan madem böyle olacaktınız akşam yemeğimizi niye kaotik bir âna çevirdiniz? Manyaksınız ya…
Neyse, tüm bu olup bitenden sonra herkes odalarına çekildiğinde ben daha çok dolunayı izlemek için plaja aktım. Yakamoz büyüleyiciydi. Yakamozu izlerken size otelde yaşadığım şeyleri nasıl edebi şekilde anlatabilirim diye düşündüm, çünkü ufaktan yazma isteğim geliyordu. Pek de edebi olmadı ama boş versenize. Ne ben Oğuz Atay’ım ne de siz… Bilemedim, uyduramadık. (Başaramadık anne)
Sabah oldu, kahvaltılar yapıldı (acıkılmadığı halde her gün bütün öğünler yendi.) Havuz yanındaki şezlonga havlumu atarken dün akşam kıskançlık krizine sokan ellili yaşlarındaki çifti gördüm. Yine kıskanılacak pozisyondalardı ama vallahi kıskanmaktan bitap düşmüş bünyem artık umursamadı. Selam verdim, gülümseyerek selamımı aldılar. Sonrasında telefonumu alıp yanlarına gittim. Dün akşam onların danslarını videoya aldığımı ve onlar için de güzel bir anı kalabileceğini düşündüğüm için videoyu onlara airdrop’la atmak istediğimi söyledim. Rusların İngilizcesi yoktu. Oturdum yanlarına bu sefer Rusça çeviriden şatara şutara, sıcağın ortasında kan ter içinde kalarak derdimi anlattım. Aman ya rabbi, kadın bir sevindi. O kadar sevindi ki gözlerinin içi parlayarak telefonunu aldı airdrop kullanmayı bilmediği için bütün güvenle telefonunu ellerime bıraktı. Kardeşim biraz uyanık olsana burası Türkiye. Ya alıp kaçsaydım, manyak.
O gün onların son akşamı olacakmış otelde ve bizimle çok eğlenceli günler geçirmişler. İçtenlikle teşekkür ettiler. Biz Rusça çeviri okurken aramızda kısa bir sessizlik ve jest anlamında da iletişimsizlik olunca gerilip hiç olmadığı kadar hızlı hızlı okudum çevirileri. Sonra karşılıklı ve ahenksiz bir şekilde herkes “oouuu” yapıp el avuç içlerini kalbine hafifçe dokundurarak “kalbimizdesiniz ;)” hareketi yaptık. O anki nezaketliliğimizin derecesi beni içten içe güldürdü. Japonlar gibi az daha birbirimizin ayağına kapanacaktık mutluluktan ve saygıdan.
Bence biz milletçe bazı şeylere çok pis açız. Görülmek, medeniyet sahibi olduğumuzu tanıtmak istiyoruz.
Neyse.
Artık yazmıyorum çünkü yazı işleri bende öyle hadi oturayım da döktüreyim minvalinde olmuyor şu sıra. Aha, anlattım işte size de bir şeyler.
Bundan sonra yazmıyorum çünkü yazmaya başlarsam eteklerimdeki taşlar elmasa dönüşür.
Ben bir şeyler anlatacağım, o zaman elmaslarımı nasıl taştan dönüştüğüne siz de şahit olursunuz.
Kendinize iyi bakın ve bir de hayatınızda bir şeyler yaparken keyif almaya bakın. Kendinizi hiçbir şeye ve hiç kimseye ezdirmeden gururunuzla yaşayın.
Bu sondaki cümle yoktu, içimden geldi.


Bir yanıt yazın