Dizinin ilk bölümünde uzaydan sinyal yoluyla bir mesaj geliyor. Bilim insanları hemen toplaşıyor ve “Bu ne ola ki?!” adlı beyin fırtınalarını aktif hâle getiriyorlar. Biri “Hojam bu mors alfabesi, nerede görsem tanırım!” diyor. (Tanımadı.) Bir başkası “Bu kesin uzaylıların en sevdikleri şarkının notaları” diye atlıyor. (Mahmut Tuncer’in bile La Le Lo’su varken uzaylıların mı olmayacak?) Neyse ki içlerinden biri delilerin kuyuya attığı taşı çıkarıyor ve bunun RNA tabanlı bir kod olduğunu çözüyor.
Buradan sonrası klasik bilim insanı refleksi:
“Toplaşın arkadaşlar, bunu bir yerlere enjekte edelim ve dünyanın ayarını belleyelim! (Yey).”
Hamsterlar, lağım fareleri, Jerry soyundan ne kadar canlı varsa toplanıyor; sabah–öğle–akşam vardiya sistemiyle deneyler başlıyor. Uzunca süre uğraşıyorlar fakat başarılı oldukları söylenemez. Günlerden bir gün bilim insanlarımız, bir fareyi kafesinde hareketsiz buluyor.
“Du’ yahu aslan parçası, sen hemen nasıl ölürsün, izin aldın mı?” alt metniyle birlikte hayvancağıza kalp masajı yapmaya başlıyor. (Sanki hayvanın yaşamasını çok istiyorsun he, istiyorsan sal hayvanı mutlu mesut yaşasın.)
Çilekeş faremiz hayata dönüyor ama teşekkür etmek yerine bilim insanının elini şakkadanak ısırıyor. İşte tam burada dananın kuyruğu kopuyor. Bilim insanımıza tövbe ya rab, 3310 gibi bi’ titreme geliyor ve uzaylıların sinyal yoluyla gönderdikleri mesaj tüm dünyaya yayılabilmek üzere ilk adımını atmış oluyor.
Ama olay sadece ısırıkla kalmıyor. Fare tarafından ısırılıp titremekten sütlaca dönmüş bilim insanımız, onu kurtarmak isteyen arkadaşını birkaç dakika içinde kendine geldikten sonra mucuk diye öpüyor. Evet, yanlış okumadınız. Mucuk. Böylelikle önce ısırarak yani kana bulaşma sonucuyla yayılmaya başlayan RNA’mız daha sonrasında tükürük yoluyla bulaşabilecek potansiyele ulaşmış oldu. Tabii bu iki bilim insanı artık kendileri gibi değil, bunlar robot gibi bir şey oldular. Halıya kola dökmüş de annesine çaktırmamaya çalışan çocuk tebessümüyle birlikte hiç konuşmadan ama uyum içinde hareket ederek binada ne kadar çalışan varsa şapır şupur öpüyorlar. Bunca öpüşmeden sonra hâliyle daha hızlı bu virüsü dünyaya yayabilmek adına laboratuvarda hep birlikte ağız sıvılarını bir güzel çubukla karıştırıp paket yapıyorlar. Ama bi’ görün nasıl mutlular. Bilim dünyası tarihte ilk kez “öpücükle bilinç aktarımı” kavramıyla tanışıyor da olabilir bu arada.
Derken sahne değişiyor.
Sahneye baş karakterimiz Carol giriyor. Bilim insanlarının harıl harıl çalışmalarından, öpücükle bulaşan bilinçten, donutla yayılan illetlikten falan tamamen bihaber. Hayatından zerre memnun olmayan bir yazar. Kitaplar yazıyor, imza günleri için oradan oraya gidiyor ama kadının içinde safkan üretilmiş bir mutsuzluk var. Zinhar memnun edemiyoruz. Yengemiz Helen’i el ulağı gibi kullanıyor. Neymiş efendim, yazdığı kitap, kitapçıda en üst rafa dizilmemiş. Kadına bi’ bakışıyla kendi kitaplarını üste almasını söylüyor resmen. Abi, kabul etmek lazım bazı şeyleri. Sen şimdi onu öyle yaptın diye daha mı çok satıldı? (Satış stratejisi bakımından doğru bu arada, satılır yani. Fark ettiniz mi ben de hemen kabul ettim bazı şeyleri. Çünkü mantıklı olmak lazım. Aferin Carol -ama yine de hiç etik değil!)
Carol’un alkol ve tütün sorunları olduğundan Helen yengemiz devamlı kontrol ediyor manitasını. Araba falan kullandırmıyor. O kadar dikkat ediyor ki bu duruma; alkol kilitli araba almışlar. (Arabada üfleme cihazı var, üflüyorsun eğer alkollüysen araba diyor ki “Kardeşim sen bi’ in bakalım. Ehliyet ruhsat göster.)
Neyse bunlar kitap turnelerini bitirdikleri için ufak çaplı bir kutlama yapmaya gidiyorlar pub’a. Carol ablamız ortaya çıkardığı işten maddi manevi fazlaca kazanıyor olsa da “Hüf yha, saçma sapan hikayeler yazıyorum bir grup aptal da onu okuyo’ dünyaya hiçbi’ katkım yok! (ühü)” adlı şiirini seslendiriyor. Helen bacımız da onu silkeleyip her ne yapıyorsa yapsın güzel bir şey çıkardığını düşündüğünü söylüyor, destek veriyor. Bu desteğini de şu güzel cümleyle somutlaştırıyor: “Bir kişiyi bile mutlu edersen belki sanat olmasa da bir şeydir.”
Burada bir küçük parantez açıp hayat dersi akıtmak istiyorum: Arkadaşlar, beş dakika sonra hayatınız geri dönülmez bir şekilde kayabilir. Yani öyle cüzdanımı kaybettim şeklinde değil, bildiğin dünyanın bütün insanlarına bi’ alamet gelip yalnızca sen adeta bir mabad gibi kalabilirsin ortada. O yüzden dünyevi dertleri çok da üzerimize yapıştırmamak lazım. Akıtma usulü hayat dersi sonlandı. Teşekkürler.
Sonrasında sigara molası veriyorlar bu efkârlı diyaloğa. Tüttürürken Helen bacımız az sonra öleceğinden habersizce son dakikalarını, Carol’un fanlarının son çıkan kitap hakkındaki yorumlarını okuyarak geçiriyor. Sonra Carol fark ediyor ki birçok uçak geçmiş gecenin köründe ve chemtrail komplosunun gerçek olabileceğine atıfta bulunacak birbirine paralel beyaz çizgiler var. Carol her şeyden huylandığı için sadece ona garip geliyor bu durum. Burada izleyicinin şunu çakması lazım: “Aha, şimdi de solunum yoluyla virüsü yayılabilir yaptılar!” Çaktınız mı, o zaman devam.
Aslında Carol için de her şey burada başlıyor. Helen ve Carol hâlâ sigara içip hayranlarının dedikodusunu yaparken bir insan pub’tan çıkıp arabasına biniyor ve sonra bam! Kaza. Carol, “Annnanı avradını, ne oldu lan orada?!” diyip koştururken adama bi’ inme indiğini falan görüyor. “Kardeşim iyi misin?” diye seslense de tepki alamıyor ve yardım için Helen’e dönüyor. Helen de o sırada küüüüt diye düşmesin mi? (Düştü.) Çığlıklar, yardım çığlıkları! Carol yardım istemek üzere mekana giriyor ve bir annanı avradını sahnesi daha! Herkese tövbe bi’ bi’ şey olmuş… Donup kalmışlar. Carol ise uyumlanamayan nadir fosillerden biri olarak kalıyor. RNA ona işlemiyor. Titreme yok. Aydınlanma yok. İç huzuru zaten hiç yoktu, yine yok. Ama tam da bu yüzden etrafındaki değişimi en net o görüyor. İnsanlar artık kendileri gibi değil de bi’ şey gibi.
Carol şok tabii kadın ne yapacağını bilemedi. Aklını çıldırdı. Orayı arıyor yok burayı arıyor yok kimse açmıyor. Bunlardan bi cacık çıkmayacağını anlayıp manitanın nefes aldığını fark eder etmez kucaklayıp hastaneye götürüyor. E Carol bakıyor, burada da doktorundan hastasına, hastasından yenidoğan bebeğine kadar hepsine inme inmiş. Carol bi’ doktoru buluyor, adıyla sesleniyor; tepki yok. Carol pes ediyor doktorla iletişime girmekten ve Helen’i arabadan almaya dönerken bi’ bakıyor bir annanı avradını vakası daha! Bunların hepsi birden kendine geliyor. Senkronize hareketler, bi’ edalar hâller… Sanırsın kolektif bilince sahipler. (Öyleler bu arada. Bu aşamadan sonra macera dolu Amerika şarkısı eşliğinde olaylara bakabiliriz zira macera başlıyor.)
Carol bugün şoklardan şok beğenme gününde. Hepsi bulundukları yerden Carol’un etrafını saracak şekilde hareket ediyorlar. Onlar da şaşkınlar. Az önceki doktorumuz Carol’u şap diye öpüyor. “Bu niye dönüşmüyo’ lan?!” bakışı var ama doktorun suratında. Dakika bir gol bir. Sistemleri hata verdi. Carol sistem hatası olarak karşılarında. Bu virüs herkese bulaşmışken niye Carol’a bulaşmadı?
Carol, kendini öpen doktoru bir hışımla fırlatarak uzaklaşıyor onlardan ama ödü dışkısına karıştı. (Senin de karışırdı, iyi ki kalp krizi geçirmedi orada.)
Baktılar ki Carol çok korktu, ona hep bir ağızdan senkronize hâlde demesinler mi “Sana yardım etmek istiyoruz.” Şimdi baba burada bi’ duracaksın. Gecenin o vakti, bunca gariplikler yaşanmışken aklını çıldırmamak müthiş bir kabiliyet. İkincisi, dinî öğretilerimizden kaynaklı ister istemez aramızda kaç kişi “Cinler alemine kaçırıldım ve az sonra çarpılacağım, en iyisi bi’ nas-felak atomu bırakayım buraya.” diye düşünmez ki? Müslüman öğretileriyle büyümüş olmayabilirsiniz, diğer dinlerin de kötü ruhları, iblisleri falan var. İnsanın bi’ kutsal su fırlatma isteği bence gelir. Bu sahnede bunu göremesek de ben patlatırdım böyle bir sahne. Dizinin eksilerine yazıyorum. (Şaka şaka.)
Carol, koro eşliğinde böyle bir hayırsever talebe karşı, arkasına dahi bakmadan arabaya binip uzaklaşarak karşılık veriyor. Yolda giderken fark ediyor ki şehir boydan boya kolektif bilince sahip ve hep bir ağızdan konuşan, kendilerine “us” diyen mahlukatlar ile dolmuş. Dünyanın ele geçirilmişliğiyle tanışan kahramanımız Carol, eve geliyor. Bu hareketinde de bir problem göremiyorum açıkçası. Dışarıda başımıza ne gelirse gelsin koşa koşa evimize dönemeyeceksek “evim var.” demenin ne anlamı var ki? (Genel)
Bu dakikaya kadar rahatsız olduğum tek şey şuydu: Carol, çok fazla dramatik nefes alıp veriyorsun bacım. Yani tamam bi’ şok içindesin ama “HııağğğEhhhğğüü HıeeığağaEHüüğü” diye solunum gerçekleştirirsen neyle karşı karşıya olduğunu bilmediğin için yerini deşifre etme ihtimalin de artar. Yani bi’ sakin olsana, ne bu kriz yönetim eksikliği? Ne var yani alt tarafı insanlar cinlenmiş gibi davranıyor. Benim başıma böyle bir şey gelse burnumdan soluğum nefesin bile sesi duyulmasın diye mabadımı yırtarım. Tabii herkesin krizle baş etme yöntemi farklı ama böyle hayatta kalamazsın bacım, ya zombi istilası olsaydı bu? Şansına ki, istilanın da iyisi denk geldi.(?)
Neyse biraz kendine geliyor, Helen’in cesedini eve taşımaya çalışıyor ama anahtarını bulamadığı için kapıda kalıyor. Arkasından iki çocuk gelip “Anahtarın nerede olduğunu biliyoruz gel gösterelim.” minvalinde koro hâlinde konuşuyorlar. Diyorlar ki işte biz sana yardım etmeye geldik vallahi kötü bi’ amacımız yok. Tırı vırı yılında şu saksının altına yedek anahtar koymuştun, oradan al onu falan. Carol tabii bi şok daha yaşıyor. (Burhan Altıntop Şok şok şok efekti)
Siz ne bildiniz orada olduğunu diye asla bi’ sorgulama yok Carol’da. Anahtarı alıyor, bu çocukları kovuyor. En azından Carol sadece o iki çocuğu kovduğunu düşünüyor. Buradan gidin dediğinde “us” komple şehri terk ediyor. “E sen gidin buradan dedin diye biz tüm şehri terk ettik, Konya’da yaşıyoruz şu an, değdi mi yani Carol?” dediklerini düşünüyorum. Hepsi oldukları yerden çıkıp usulünce Carol’a baş sağlığı diliyorlar (Her şey çok normalmiş de bi’ bu eksikmiş gibi) ve gidiyorlar.
Carol bacımız eve girip hemen televizyonu açıyor, kanalların hiçbiri çalışmıyor tabii. Derken bi’ kanalda Amerika’nın Tarım Bakanını görüyor. Tabii o bakan da onlardan biri, Carol’la iletişime geçebilmek için basın açıklaması düzenlemişler. Bacımız telefona sarılıp 0 tuşuna basarak canlı yayındaki basın açıklamasına bağlanıyor. E be insan, e be beşeri! Ulan bir sürü sorunun cevabını alabileceğin bir aşamadayken neden hiçbir şey sormuyorsun?
En sonunda “us” diyor, hep biz konuştuk senin soracağın bi’ şey yok mu ya falan diye. Carol’un aklı o zaman başına geliyor biraz. Siz kimsiniz adımı nereden biliyorsunuz, uzaylı mısınız, bu bi’ istila mı falan diye soruyor. Dizide ise elli dakika boyunca ne olduğu hemen hemen burada şekillenmeye başlıyor çünkü şükür ki biri olayları açıklıyor.
“Biz akıl okumuyoruz, uzaylı falan da yok en azından bu gezegende yok. Biz dünya dışı bi’ teknolojiden yararlanıyoruz. Bilim insanları bi’ radyo sinyali keşfetti onun RNA kodu olduğunu fark ettiler. Tam virüs gibi bi’ şeyde değiliz aslında. Hepimiz birbirimize psişik şekilde bağlıyız.”
Carol kimle konuştuğunu soruyor ve en kısa cevapla kafamızdaki soruların çoğu cevaplandığı gibi yeni sorular da meydana getiriyor: “Dünya üzerindeki herkesle konuşuyorsun.”
Onlar da bu işin nasıl yürüdüğünü bilmiyorlar fakat dünyada artık düşman yok. Sınır yok. Savaş yok. Fikir ayrılığı yok. Yani insanı insan yapan ne varsa; artık yok.
Dünya genelinde bu psişik akıma kapılmamış sadece 12 insan olduğunu öğreniyoruz ve Carol’a bir şeyin sözünü veriyorlar: Senin bize katılmanı engelleyen sorun neyse onu düzelteceğiz. Fakat şöyle bir detay var; Carol’a Carol’un izni olmadan hiçbir şey yaptırmamayı da prensip edinmişler. Kimseye zarar vermediklerini ve istemediği şeyi yapmayacaklarının taahhüdünü veriyorlar yani. Eğer onlara katılmak isterse bu rıza hâlinde olabilir ancak.
Soru 1: Ben böyle bir şeyle karşılaşsam tepkilerim nasıl olurdu?
Soru 2: Herkes bir olsaydı ve sadece 12 dönüşmeyen kişinin arasında ben olsaydım ne hissederdim?
Birinci bölüm hakkındaki yorumlarım için bir sonraki yazımda görüşürüz. Kendine iyi bak ve okuduğun için teşekkür ederim.


Bir yanıt yazın